askmelegi Newbie


Kayıt: Jul 16, 2008 Mesajlar: 218
|
Tarih: Cum Tem 18, 2008 12:17 am Mesaj konusu: Rûhun Yücelebileceği En Yüksek Ufuk Mirâc |
|
|
Rûhun Yücelebileceği En Yüksek Ufuk Mirâc
--------------------------------------------------------------------------------
alıntıdır
İnsan artı sonsuz ile eksi sonsuz arasında gidip gelen bir varlıktır. Ne yükseleceği dereceler nihâyet bulur, ne de ineceği derekeler sona erer. Şu âyet-i kerimelerde bu mânâya açık işaretler vardır:
“Biz insanı en güzel kıvamda yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” (Tîn 95/4-5).
“Kim güzel bir iş yaparsa lehinedir (onu mânen yüceltir); kim de kötülük yaparsa aleyhinedir (onu mânen alçaltır)” (Fussılet 41/46).
“Herkesin (iyi veya kötü) yaptıkları işlerine göre dereceleri vardır” (En’am 6/132).
Bu ilâhî hakîkatler, insan hayatı var olduğu sürece hiç durmaksızın her an faal haldedir.
Peygamberlerin mânevî terakkîde ve terakkîye devamda zirve şahsiyetler olduğunda şüphe yoktur. Onlar arasında Peygamberimiz’in hâli ise bambaşkadır. “O peygamberlerden biri var ki onu(n makâmını) derecelerle yükselttik” (Bakara 2/253) övgüsü alimlerin oy birliği ile O’nun hakkında inmiştir. Fakat Efendimizin de o mübârek hayatında istisnâî yükselişler kaydettiği zamanlar olmuştur. İşte o zamanların en mühimi “İsrâ ve Mirâc” hâdisesiyle gerçekleşmiştir.
“İsrâ”, Allah Teala’nın, kendisine bir takım ilâhî hakîkatleri, delilleri ve ibretli olayları göstermek üzere Resûl-i Ekrem (s.a.v)’i bir gece Mekke’deki Mescid-i Haram’dan alarak Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürmesidir. Nitekim ismini bu hâdiseden alan İsrâ sûresinin birinci âyet-i kerimesinde şöyle buyrulur:
“Kulunu (Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, kemâliyle görendir” (el-İsrâ, 17/1).
“Mirâc” ise Allah Resûlü (s.a.v)’in Mescid-i Aksa’dan Cebrâil (a.s) tarafından alınarak mânevî bir binek ile göklere çıkarılması, yedi kat semâyı geçerek yanında “Cennetü’l-Me’vâ”nın bulunduğu Sidre-i Müntehâ’ya ulaşması, Rabbinin huzuruna varması ve orada Allah’ın büyük âyetlerini görmesi hâdisesidir. Bu hususa ışık tutan Necm sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:
“…(Cibrîl) kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi. Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı. (Bu sırada) O (Allah) da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti. (Peygamber’in) gözlerinin gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi siz şüphe edip, onun bizzat gördükleri hakkında kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? Onun (Cibrîl’in) bir başka inişini Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında görmüştü. Me’va cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm 53/ 6-1
Bu âyetler arasında özellikle “Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!” (Necm 53/17-1 âyetleri dikkat çekmektedir. Habîb-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz o gece Rabbine o kadar yönelmişti ki göklerin esrâr dolu âleminde temaşa ettiği sayısız güzellikler onu meşgul etmedi. Hiç birine iltifat etmeyerek bütün dikkat ve himmet nazarlarını Rabbine çevirdi. Halbuki Musa (a.s) Tur dağında bu ilâhî tecellînin bir zerresini müşâhede ettiğinde düşüp bayılmıştı (bk. A’râf 7/143). Bu durum Peygamber Efendimiz’in Allâh katındaki yüksek makamını ve kendisine lutfedilmiş olan husûsî liyâkat, salâhiyet ve iktidârın derecesini göstermektedir.
Diğer taraftan Hz. Mûsâ’ya, mukaddes Tuvâ vâdisinde nâlinlerini çıkarması emredilmiş ve ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefiyle şerefyâb olması istenmişti. Fakat Allah Resûlü (s.a.v)’e Mîrâc gecesi âdetâ: “Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş, senin pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru, sana kavuşma nîmetine nâil olsun!..” denilmekteydi. (Rûhu’l-Beyân, V, 370)
Efendimiz’in Mîrâc’a çıkışı ile göklerin ve yerlerin yaşadığı şevk ve heyecânı Kemâl Edip Kürkçüoğlu şâirâne bir üslupla şöyle ifâde eder:
Şeb-i Mîrâc’da sîmâsını seyretti diye,
Kapanır yerlere gök, secde-i şükrân olarak!
“Gökler, Mirâc gecesi Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in mübârek sîmasını seyretme lütfuna nâil olduğu için, bu nimete bir şükür olmak üzere, secde ederek yerlere kapanır”.
İsrâ ve Mirâc, Cenâb-ı Hakk’ın kulu ve resûlü Hz. Muhammed (s.a.v)’e büyük bir ikramıdır. Şüphesiz bunun gerçekleşmesine sebep olan bir takım zahiri şartlar vardır. Efendimiz, Mekke döneminde son derece çile ve ızdırap dolu bir tebliğ hayatı yaşamıştı. Cahiliye küfrü, inadı ve ısrarı içinde yalçın kayalar gibi sertleşmiş kalplere tesir edebilmek, suyla mermerleri delmekten daha zor bir durumdu. Efendimiz bu zor işi başarmaya çalışıyordu. Senelerce gece gündüz demeden çabalamasına rağmen alınan mesafe pek de iç açıcı değildi. Tam bu sırada kendisine maddeten ve manen destek veren Hz. Hatice (r. anhâ) validemizi ve amcası Ebu Talib’i kaybetti. Belki bir sığınak, bir destek bulurum ümidiyle gittiği Tâif’ten kovularak, taşlanarak, mübârek bedenleri yaralanmış ve ayakları kan içinde kalmış halde döndü. Hasılı dünyevî desteklerin bir bir yok oluşu, zâhiren acizliğin ve çaresizliğin son noktaya gelişi, bâtınen ilâhî lutuf, ikram ve yardımın en yüksek seviyede tecellî etmesine sebep olmuştur. Bu vesileyle, “Büyük fütühâtlar, hep büyük çilelerden sonra tahakkuk etmiştir” sözü tarih sayfalarına altın harflerle kaydedilmiştir.
Mevzuyla alakalı âyet-i kerimelerde de işâret edildiği üzere Allah Resûlü (s.a.v) Mirâc’ta bir kısım deliller, ibretli ve hârikulâde olaylar, Allah’ın mülk ve saltanatının ihtişâmından, ancak müşâhede ile ulaşılabilecek büyük âyetler görmüştür.
İbn-i Abbâs (r.a)’ten gelen rivâyete göre Rasûl-i Ekrem (s.a.v):“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 7 Müfessirler bunu, “Peygamberimiz, kalb gözü ile Allâh’ı gördü” şeklinde izah ederler (Taberî, XXVII, 63). Bir başka rivâyette Peygamber Efendimiz’in, “Rabbini gördün mü?” sualine “Bir nûr gördüm!” diye cevap verdiği nakledilir (Müslim, Îman, 292).
Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “(O gece) göğe yükseltildim. Öyle bir makâma çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.” (Buhârî, Salât, 1) Yâni Allâh Rasûlü (s.a.v) öyle bir yüksek seviyeye çıkarıldı ki, orada kâinâtın mukadderâtını yazan kalemlerin seslerini işitiyor, idrâk ötesi hakîkatlere muttalî oluyordu.
Allâh Rasûlü (s.a.v), Mîrâc’da bir topluluğa uğrar ve onların dudaklarının deve dudağı gibi olduğunu görür. Birtakım vazîfeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koymaktaydı. Peygamberimiz:“Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, Cebrâîl (a.s): “Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” buyurur. (Taberî, XV, 18-19)
Sonra Rasûlullâh (s.a.v) başka bir topluluğa rastlar. Onlar da bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalamaktaydılar: “Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, Cebrâîl (a.s):
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır” cevâbını verir (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878).
Peygamber (s.a.v) Efendimiz orada ayrıca zinâkârları, leş yiyen bedbahtlar olarak; fâiz yiyenleri, karınları iyice şişmiş ve şeytan çarpmış rezil bir vaziyette; zinâ edip çocuklarını öldüren kadınları da, bir kısmını göğüslerinden, bir kısmını baş aşağı asılı hüsrâna dûçâr olmuş bir hâlde görür. (bkz. Taberî, XV, 18-19).
Allah Resûlü (s.a.v), bu kadar büyük ve ibretli hâdiseleri temaşa ettiği Mirâc’tan ümmetine üç büyük hediye getirmiştir. Bunların biri mü’minin miracı olan günde beş vakit namazdır. Namazın Efendimiz’e Mîrâc’da doğrudan doğruya vasıtasız emredilmesi, onun ibâdetler içinde müstesnâ bir ehemmiyet taşıdığını göstermeye kâfîdir. İkincisi bize Rabbimize nasıl niyaz edeceğimizi öğreten ve toplumumuzda “Âmenerresûlü” olarak bilinen Bakara sûresinin son iki âyetidir. Üçüncüsü ümmetinden şirke düşmeyenlerin büyük günahlarının affedileceği müjdesidir (bk. Müslim, İman, 279).
Mirac hâdisesi, kulun gerçekleştirebileceği mânevî yükselişin ancak nefsi temizleyerek, tesirini en asgari seviyeye indirerek ve kalbe sâfiyet kazandırarak mümkün olabileceğini göstermektedir. Nitekim sevgili Peygamberimiz, miraca çıkmadan önce melekler tarafından kalbi temizlenmiştir. (bk. Buhari, Tevhid, 37; Müslim, İman, 260-264). İçinde nûr-i ilâhîden başka bir şeye yer kalmamıştır. Dolayısıyla kalp, kesâfetten kurtulup ilâhî nurlarla dolunca, ilâhî esrâr tecellîlerinin gönlü sarmaya başlayacağında şüphe yoktur. İşte Mîrâc ile insânî tekâmülün varabileceği ve ruhun yükselebileceği son nokta gösterilmiş, diğer bir ifâde ile insanın mânevî yükseliş hudûdunun ne olduğu beyân edilmiştir.
Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kanaatimizce bu gibi hususlara sadece bir iman meselesi olarak bakmak yeterli değildir. Allah Teala insanoğlundan, kendisine verdiği akıl, fikir, düşünce, kabiliyetler ve her türlü imkanları değerlendirmesini istemektedir. Mirac olayı, Hz. Peygaber aracılığı ile gerçekleştirilen ve o zamanın ve hatta günümüzün şartlarına göre ‘mu’cize’ kabul edilen olağanüstü bir hâdisedir. Fakat bu hâdise aynı zamanda insanların bilimsel ve teknolojik olarak gerçekleştirecekleri maddi terakkilerden birinin de zirvesini göstermekte ve insanlara ‘siz de çalışın, Allah’a itaat edin ve O’nun kainata, yerlere, göklere ve gökler üstüne koyduğu kanunları keşfedin ve kullanın ki size de bu nimetler ihsan edilsin’ mesajı verilmektedir. Bugün uzay ve astronomi bilimleri kendi çaplarında bir şeyler yapmaya çalışmaktadırlar. İnsanoğlu 1969’da aya çıktı. Şimdilerde uzayın değişik bölgelerine uydular gönderiyor ve uzay çalışmaları kurulan değişik merkezler tarafından yürütülüyor. Yeni yeni şeyler keşfediliyor. En azından olunan yerde durulmuyor. Ama şunu itiraf etmeliyiz ki, bugünkü bilim ve teknik seviyemizle Rasûlüllah (s.a.v)’in yaptığı yolculuğu gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Fakat o insanlığın hayal dünyasında bu bakımdan en yüce bir ufuk olarak duracak ve yapılacak çalışmalara hep müsbet manada müessir bir güç olarak devam edecektir. |
|